Elzi Kalma;
Kadim dostum derler ya... Rehberlikten meslektaşım, aile dostum, mutluluk reçetelerimin sahibi, yaşam koçum, hayat fenerim, kötü günde yanımda, iyi günde arkamda, beynimin yarısı, hayallerimin aynası, anaların anası, elit zevklerin gurusu, bilge insan, profesyonel gezgin, şirketimiz Baracudatour kurucu ortağım Elzi Kalma...
Bana bugün aşağıdaki mail ve ekdeki yazısını yollamış. O dostları ile, ben de sizlerle paylaşmak istedim bu yazıyı.
Gerek Avusturya, Macaristan gerekse Çek Cumhuriyeti'nde "toplama kampları"nı defalarca ziyaret ettim. Ancak bu yerleri hep; bir resim, bir film platosu gibi seyrettim. Rehberlik dönemlerinde de turistleri gezdirirken sanki truva savaşını anlatır ruh haliyle orada gelişen olayları anlattım. Her seferinde kanım dondu. Bunları yapanlar insansa insanlığa, faşizme lanet ettim ama hiç bu yazıyı okurken ki gibi damarlarımdan vurulmadım, içim acımadı, hıçkırmadım.
Oysa ben Avusturya'da 8 sene yaşadım. Benzeri hisleri;
Taksi ehliyeti kursundaki Avusturyalıların tek yabancı olarak beni dışlarlarken,
Yaşlı bir Avusturyalının "sen sünnetli misin?" diye sorup, evet dediğimde sağ işaret parmağını boğazına götürerek "khıııhk" sesi çıkardığında,
"kara kafa" olduğumdan taksi sırası bende olduğu halde her 2 Avusturyalı'dan birinin arka sıradaki Avusturyalı şoföre yönelirken,
Doktora yaptığım üniversitede çalıştırdığım, kopya verdiğim Avusturyalının bile derslerini verdiğini, benim ise 8 senede doktoramı neden bitiremediğimi hatırlarken,
Bir bakışıma tav olan genç kızın Türküm dediğimde nasıl "uzadığını" izlerken yaşadım.
Ama yine hiç birşey beni Elzi'nin anlattıkları kadar etkilemedi. Babamın kaybından bu yana hiç bu kadar ağlamadım.
Oysa bu ırk; güzellikleri ve refahı hakketti. Sanatın her biriminde,
bilimin her dalında bu ırk insanlığa ışık tuttu. Saldırılmadıkça da kimseye
saldırmadı.
Sevgili Elzi;
Sanırım sen de ırkınla gurur duyuyorsun.
Bunu da hakkediyorsun. Baksana bana. Ben bile senin yazına kadar olayları
film, olayların geçtiği
yerleri, kampları
film platosu saydım. Bu konuda
kimden özür dileyeceğimi, kime kızacağımı da bilmiyorum.
Lütfen bana bu yazını kendi sayfamda paylaşmama müsade et.
Seni artık daha başka seviyorum.
arkadaşın cem..
Sevgili Arkadaşlarım ,
Bildiğiniz gibi bu yıl çok uzun zamandır yapmak istediğim Polonya/M.O.L
ziyaretini gerçekleştirdim.
Döner dönmez çok yoğun hislerle yazdığım yazıyı sizlerle paylaşmak istedim.
Herkese sevinç ve sevgi diliyorum.
Görüşmek üzere
Elzi
resimler için tıklayınız
http://picasaweb.google.com/baracudacem/PolonyaMOL
Not: March Of Lıving
(M.O.L) İnternational her yıl 1
mayısta "yom a shoa"
yani soykırım anma günü olarak kutlanır Polonya da.
Diasporadan gelen 63 ülke Yahudileri, Israilliler ve en önemlisi tüm
survivorlar
(nazi kamplarından kurtulanlar) ve onların yeni nesilleri
Auschwitz çalışma kamplarının
olduğu yerden Brikenau ya ölüm rampasından
yürürler. Bu rampa insanları yürürlerken ölüme götürmüş, yürüyebilenler ise
son durak olan toplu ölüm fabrikalarında duşlarda gazlanıp fırınlarda
yakılmıştır.
Şimdiki şanslı nesil bunu anarak March Of Living
e dönüştürüyor.
ViCDAN YOLCULUĞU
Yıllardır bildiğimi, hatta kendimi çokça eğittiğimi, üzerinde epeyce kafa yorduğumu yeterli yayın ve kitap okuduğumu sandığım Yahudi soykırımı konusunu, yerinde de yaşama, inceleme ve daha da derinden hissedebilme isteği bir vicdan borcuydu benim için uzun yıllardır…
Okuldan bu konuda bilgi edinmem imkânsızdı
zira Türkiye 2ci dünya savaşına katılmadığından
tüm dünyanın yönünü değiştirip bu günkü kaderine kitleyen, sanata, müziğe,
modaya, mimariye, özgürlük bilincine, demokrasiye, diğer rejimlere, insan ve
işçi haklarına, ayrımcılığa, azınlık ideolojilerine, ırkçılıkla mücadeleye
damgasını vuran bu savaşa tarih kitaplarımızda sadece 2 sayfa yer verilmişti
(sanırım hala da öyle)…
Ailem ise, kendilerince beni şiddet ve korkudan korumak, dünyaya önyargılı
yaklaşmamı önlemek, düşmanlık kin ve nefret duygularından uzak tutmak,
masumiyetimi yitirmeden yetiştirmek istemişler…
Yurtdışı okulların lise kitaplarından bilgi edinmekle başlayan bu buruk
yolculuk hiç bitmedi.
Nasıl bitebilirdi ki?
Okuduğum her kitapta, izlediğim her belgeselde, bilincime ve zihnime eklediğim her bilgi ve detayda hele hele tanışma şerefine kavuştuğum her survivor’da derinleşen bir sorumluluk hissi ve çığ gibi büyüyen bir soru denizi ile karşı karşıya kalıyordum.
Cevap Polonya'daydı ya da en azından ben öyle hissediyordum.
Orta Avrupa’da
Yahudiliğin merkezi haline gelen, savaştan önce 3 milyon Yahudi’yi misafir
etmiş sonrasında bir o kadarına mezar olmuş Polonya’ya gitmeliydim. Varşova
gettosunu Auschwitz’i Birkenau’yu Majdanek’i ve diğer kampları ziyaret
etmeli, bu insanlık tarihinin şahit olduğu en kalabalık mezar şehrinde
tanımadığım milyonlarca insanım için ağlayabilmeliydim…
Nihayet Nisan 2008 de
March Of Living’e katılmak üzere yola çıktım.
Yüz binlerce insanı
yürürlerken yitirdiğimiz (death march) ölüm rampasında yürümek nasıl bir
duyguydu?
Dünyanın dört bir
yanından tek bir amaç için gelen binlerce insanın, tek yürek olmuş,
hafızaları tek konuya kitlenmiş, saygı ve sevgi çıtaları nerdeyse
eşitlenmiş, 10 metre genişliğinde bir yolda birbirine çarpmadan, itişmeden,
yürüyebilen bir kalabalığın mensubu olmak nasıl bir şeydi?
İşte bu soruların cevaplarını Hayata karışmadan, araya bir şeyler girmeden, zamana akıp gitmeden, unutulmaya yüz tutmadan, çok anlatıp eksiltmeden kısaca en sahici anında anlatmalıyım.
Anlatabilecek miyim?
Kavramların ve kelimelerin gücü yeterli olacak mı?
Hayalet şehir Auschwitz…
Aklın, mantığın, öğrenilenlerin, tabu ve geleneklerin, sağduyunun, sezgilerin, içgörünün, tahmin edebilme yetisinin bittiği; karanlığın, tarif edilemez acı ve yoksunlukların insanlık tarihindeki en benzersiz toplu ve planlı katliamının gerçekleştirildiği yer…
Tahammülün,
umutsuzluğun, aşağılanmanın ne demek olduğunu,
Maddi manevi fiziksel
anlamda yok edilmenin acısını,
İşkence ve öldürmenin
sanayi haline gelişini görmenin dehşetini,
İnsanoğlunun içinde
gizlenen zulüm ve gaddarlığın şiddetin sınırsızlığının farkına varmanın
korkusunu iliklerinize değin hissettiğiniz…
Mezar taşlarının yol
yapıldığı,
İnsan saçından kumaş
dokunduğu,
İnsan derisinden abajur
yapıldığı,
İnsan yağından sabun
üretildiği,
Daha önce insanlar
üzerinde uygulanmamış her türlü deney ve ameliyatın anestezisiz uygulandığı,
Günde 100 kalori gıda
alındığı,
Çocukların annelerinden,
Etin tırnaktan,
Umudun hafızadan,
Onurun ruhtan,
İnsanlığın yaşamdan,
AYRILDIĞI
Merhametin işkenceyle
İnsafın zulümle,
Barışın ölümle,
Adaletin haksızlıkla
Aklın cinnetle
Tanrının şeytanla
YER DEĞİŞTİĞİ Auschwitz…
80 bin ayakkabının ne
kadar yer tuttuğunu,
15 bin kadından kesilen
saçların kapladığı alanın büyüklüğünü,
18 bin insanın küllerinin
nasıl bir dağ kitlesi oluşturduğunu kendi gözlerinizle görünce hep
bildiğinizi sandığınız (final solution of the Jewish question) ideolojisine
kurban edilen 6. 000. 000 (6 milyon) Yahudi’nin istatistiksel bir bilginin
ya da bilinen bir rakamın çok ötesinde olduğunu kavrama anı!
Bu 6 milyon sanatçının,
doktorun, bilim adamının, müzisyenin, yazarın, ressamın, babanın, annenin,
çocuğun, kardeşin bu gün eğer yaşasalardı 35–40 milyon olabileceklerini ve
böylesine donanımlı bir neslin dünyaya nasıl bir etki yapacağını çok
derinden üzülerek ve şaşkınlıkla algılama anı!
Kurtulanların öykülerini
dinlerken kanınızın çekildiği, gözyaşlarınızın boğazınızda düğümlendiği ve
onların sükûneti ve kin ve nefretten uzak erdemli halleri karsısında
kendimizi küçücük ve aciz hissettiğimiz yeni bir farkındalık boyutuna
giriş…
Yaşadığımız için, üstelik
anne babamızı tanıdığımız için bir tarafımızın utandığı,
Böylesine şanslı doğmak
için hiçbir çaba harcamadığımızın yanı sıra bulunduğumuz durumlardan kimi
zaman şikâyet edebilecek kadar insafsız olduğumuzu anlamanın pişmanlığı…
Tüm bu insanlık dışı süreçten kurtulduğumuzda bile gidebilecek bir yerimizin olmadığı, ailemizden tek bir ferdin bile canlı kalamayabildiği, hiçbir ülkenin bize ve haklarımıza sahip çıkmadığı ve ISRAEL’İN resmi olarak henüz var bile olmadığı bir dünyada tek başımıza da olsa hayatta kalma ihtimalinin şans olarak sayıldığı bir dönemde yaşamanın ne demek olabileceğini anlayamamanın dehşeti…
Çok çarpıcı izlenimler
bunlar, duyguların evrimleştiği bilgilerin olgunlaştığı, bizi kendimizle baş
başa hesaplaşırken bulduğumuz anlar,
Bize bundan sonra hiçbir
duygu olgu ve algımızın aynı olmayacağını ya da olmaması gerektiğini öğreten
izlenimler.
Üşüyorum
Piştim
Açım
Burası çok sıcak
Yatak çok sert
Dondum
Yoruldum
Sıkıldım
Özledim
Gibi günlük yaşamımızda
çok kolaylıkla sarf edebildiğimiz kelime ve kavramlar elbette ki ağzımızdan
yine çıkacak ama eminim hemen ardından çok buruk bir tad bırakarak…
Acılarını güce
dönüştüren, yükselmek için eğilmek, bütünleşmek için parçalanmak gerektiğini
öğrenen onurlu survivorların karşısında eğilirken,
Hiçlik ve yoksunluğun en
bilinmeyen alt sınırında hayatını kaybetmiş insanlarımı rahmetle anıyorum.
Ve diyorum ki soyunun,
dininin ve en önemlisi bir insan olarak var oluşunun bilincinde olup bunun
sorumluluğunu taşımak zorunda hisseden herkes bu yolculuğu yapmalı adına
vicdan yolculuğu dediğim MOL yolculuğunu.
Bu yolculuk yaşamımda
çıktığım en uç iç yolculuğumdu içimde değdiğim yer daha önce ulaşmamış
olduğum derinlikteydi…
Buna sebep olan herkese
her şeye ve evrene minnettarım…
Büyümenin yaşı yok ben
büyüdüm…
NEVER AGAIN
Elzi Kalma M.O. L 2008