12 EYLÜL ÇOCUKLARIYIZ BiZ
1977. iTÜ Gemi İnşaatı Fakültesi’ni
kazandım. Babamın vefatının henüz 40’ı dolmamış. Ben Ankara ana kucağından
İstanbul cehennemine geldim. Dönem
sağ-sol çatışmalarının en yoğun yaşandığı
dönem. Okul kayıt işlemleri tamam. Kalacak yer de buldum. TCDD Sirkeci
Öğrenci Yurdu. 12 kişi bir oda (koğuş) dayım. Okul ise Gümüşsuyu’nda. Gidiş
otobüsle Taksim. Ama dönüşte rota; ekonomi ve eğlence olsun diye Beyoğlu,
Galatasaray, Zürafa sokağına bir göz atıp, Galata köprüsü ve Sirkeci. İlk
geceler Sirkeci öğrenci yurdu civarı yaptığım “çevre tanıma” gezileri
istanbul’un diğer yüzünü erken tanımama vesile oldu.
Gözüme çarpanlar; 1)
Telefon kulübesinde kadın, ara sokaklarda döviz, kaçak sigara ve
uyuşturucu satan tacirler 2) sanki bir yere yetişecekmiş edası*
ile önünden hızla geçtiğim, o zaman ki Sirkeci 1.Şubeden (Sansaryan Han)
gelen bağırışlar.
*Nedenini daha sonra algıladığım, büyüklerimizden ilk öğreti “asla polisin gözüne bakma!”
Yurtta, hafta içi sabah ve akşam yemekleri
var. Yemekten sonra ağabeylerimiz
“etüd” adı altında
iki saat mecburi siyasi
eğitim veriyor. Anlamıyorum birçok kelimeyi. Proleterya,
komün, oligarşi, ajite, burjuva, lümpen, emperyalizm, ajan provakotör v.s.
Aptal, aptal dinliyorum. Ama herkes anlıyor gibi baktığından ben cesaret
edip soramıyorum bu her cümlede iki, üç tanesi kullanılan kelimelerin
anlamını. Üçüncü haftada elime kalın bir kitap (Kapital) tutuşturdular.
“Al, oku bunu! Haftaya tartışacağız seninle kitabı”. Her akşam okuldan gelir
gelmez kitabı açıyorum. Birinci, ikinci sayfa... Boğuluyorum... Anlamıyorum...
Bitmez tükenmez ağır cümleler. Anlaşılmaz kelimeler. Offff. Bitirmeliyim bu
kitabı. Bitirmeyi bıraktım, anlamalıyım. Onu da bırak bir de
tartışmalıyım... ama imkansız... Bu hafta başlayacak vize imtihanı için
derslerimi dahi çalışamamışım. Bu kitap okuma işi de nereden çıktı şimdi?
Kitabı yanıma aldım. Gündüzleri anfide kitabı çalışıyorum ders dinlemek
yerine... Geceleri de masada çökene kadar kitabın başındayım... Olmadı..
dörttte birini dahi bitiremedim kitabın. Vakit doldu. “Etüd” zamanı;
Abilerim sordu.
- Evet Cem. Anlat bakalım
- Ehh.. şeyy. bitiremedim. Dersler
v.s. ...
- Peki sana bir hafta daha müddet. Haftaya hazır ol.
Yoksa yaptırım uygulamak zorunda kalacağız.
Yaptırım mı? O ne yaaa? Hani ortaokulda derslerde kötü falan gidersek özel hoca tutardık
ya. Acaba bunda da olur mu öle bişi acaba? Olur valla. Gittim kendime yakın
bir ağabeyime. Dedim; Sen okumuşsundur. 1) Kitabı özetle. 2) Bana bi sözlük
yapmama yardım et. Ohhh beee... Yırttık. Etüd zamanı. Başladım
ezberlediklerimi anlatmaya. Her cümleye “bu anlamda, son tahlilde, somut
durumun somut tahlili” diye başlayıp, sözlükten de 2 değil 3-5 kelime
sıkıştırarak harika bir sunum yaptım. Ben bile kendimi alkışladım sonunda.
İlk imtihanı geçmişim. Şimdi sıra pratikteymiş. “Pratik?” o da nedir
ya? Yazıya çıkacaksın!.. Yani duvar yazısı yazma görevi. Ne yazcaz?
“Kahrolsun Oligarşi” “Emperyalizme Ölüm”... İyi de abisi, ben daha
bunların tam anlamını bile bilmiyorum. Ne yazması. Zaten okuyoruz,
duyuyoruz. Duvar yazısı yazanları ya karşıt görüşlüler “zımbalıyorlar” ya da
polisler yakalayıp, yakın yer sirkeci Sansaryan Han’da bağırttırıyorlar.
1.Şubenin önünden gelip geçerken hep merak etmiştim insanların neden
bağırdıklarını. Ama yaşayarak öğrenmeye hiç mi hiç niyetim yok.
Ertesi gün eşyalarımı da alarak yurttan ayrıldım. Geçici olarak Harbiye’de bir arkadaşımın evine yerleştim. Henüz 3.gün. Polis bastı. Apartmandan şikayet gelmiş. Örgüt evi! imiş meğer bizim orası. Bu durumda biz de örgüt üyesi!. İşin komiği diğer 2 arkadaşım benden beter “burjuva” Vizyonda hangi film varsa giyim, kuşam, saç aynen filmin jönü. O günler “Saturday Night Fever” vizyonda, John Travolta ise başrolde. Arkadaşlarımın, bırakın “favorileri” nin çenelerine kadar sarkmasını, yürüyüşleri bile dans eder gibi. 2 öne bir sağa. Tabi polis abiler hemen anladılar örgüt üyesinin hangimiz olduğunu!... 1 Haftalık zorunlu ikametin ardından “pekişmiş” olarak Sirkeci’de ki yurduma döndüm. Yerim bana kelimelerle hava atanları. Yürüyüşüm bile değişti. Kıdemli olmuştum artık. Bana bir saygı bir saygı... Sakal bile bıraktım. Kasket, tespih ve yeşil kapşonlu parka ile imajımı tamamladım. Ağır abi durumları yani. 12 kişilikten, 4 kişilik odaya terfi oldum. Neden içeri girdiğimi detaylı olarak anlatmanın gereği yok. Kimse de sormaya cesaret edemiyor ayrıca.. Bu adam ufak işlerle uğraşmıyor diye düşünseler gerek, bırakın yazıya çıkmayı, bir kere dahi etüde katılmamı istemediler. Yanaşıp ağzımdan laf almaya kalkanlara en bi gizemli halimle ve küçümseyerek, “Hade, herkes işine” bakışımı kullanıyorum.
Öğrenim gördüğüm Gemi İnşaatı Fakültesi’nde, sadece bir kız öğrenci vardı. Bu nedenle kız öğrenci yurtları yakınlarındaki kıraathaneler okul çıkışı en uğrak yerlerimizdi. Birgün kıraathanede kız arkadaşlarımızı beklerken büyük bir kavga çıktı. Mesele kız kavgası. Kaldık arada. Kapılar tutuldu. Polis geldi. Aldı hepimizi. Haydii.. Fişlendik ya. Bir beni ve 2,3 çocuğu alıkoydular. Kıdemim gitgide artıyordu. Öğrenci Yurduna dönüşüm muhteşem oldu. Hani mümkünü olsa, yurtta 4 kişilik odadan bu kez “kral dairesi”ne terfi edeceğim.
Yaz ayı, staj ayı. Tebdili mekanda ferahlık vardır. Ablamlar İzmir Aliağa’da çalışıyorlar. Ben de Karşıyaka Tersanesi’ne yazıldım staj için. Hıdrellez zamanı. İzmir’de bir başkadır Hıdrellez. Eğlencesi, Rituelleri ile yaşamaya değer. 3 erkek, bir kız arkadaş eğlenceye dalıp, kız arkadaşın öğrenci yurduna giriş saatini (Kadifekale Kız Öğrenci Yurdu) atladık. Bırakmak olmaz. Sokağa çıkma yasağı da var. Girdik bir meyhanenin bahçesine: Banklarda karşılıklı oturuyoruz sessiz sessiz. Bir hışırtı duyup kafamı kaldırdım; Bekçiler!. O zaman geceleri sokaklarda bekçiler var. Silahları doğrulttular. Kalkın! N’apıyordunuz burda lan ? Bööle bööle. Anlattık. Hele gelin bakalım. Aldılar bizi boş bir araziye. Kızı ayrı bir köşeye bizi ayrı bir köşeye. İnandılar “anarşist” olmadığımıza. Ammaaa. Hanginiz ulan bu kızın sevgilisi? (bu sorunun aslı: Hanginiz S...yo lan bu kızı?) Açın ellerinizi.. KÜÜÜT. Bacaklara KÜÜT... Sabaha kadar jop. En çok da bana. Kız benim karşımda oturuyormuş da, benim tipim onun sevgilisi gibi görünüyormuş da, onla yatıp-kalkıyor muymuşum?. Kız bakire miymiş? Konuşşş. KÜÜT.. Gün doğarken bizi serbest bıraktılar. Sabah, arkadaşımızın babası olan Cumhuriyet Savcısına olayı anlattığımızda “bundan bişi çıkmaz” demesi beni elimden, bacaklarımdan daha çok acıtmıştı. Hala avuçlarımda ve bacaklarımda cop patlağı izleri durur.
Dönem başı yine Sirkeci Öğrenci yurduna döndüm. Avuç ve bacaklarımda ki izler, apoletlerde bir yıldız daha eklemişti sanki. Bacaklarımda ki izler gözüksün diye sabah akşam yurtta şort giyiyorum. Eller zaten meydanda. Gözlerden okuyorum. "Len helal olsun adama. Ne yaptıysa?. Baksana gördüğü işkenceye. Yine de dimdik ayakta"
O sene dönem sonu İTÜ’nün kendi yurdu açıldı. Adı, Abdi İpekçi Öğrenci Yurdu. Maçka’da. Nişantaşı’na 2 adım. Tam benlik. cafeler, barlar, butikler, şık hatunlar... Yazıldık hemen. Odalar 4’er kişilik. Hem sınıf arkadaşlarımdan da çok kişi var orada. Bin kişilik bir yurt. Orada da iki günün biri “etüd” var ama o kadar kalabalık ki. Bize “eğitim!” anlatılırken dahi çaktırmadan arkada pişti oynayabiliyoruz. Ancak o ne; Yurt her gece kurşunlanıyor. Yurttan vurulanlar, ölenler dahi oldu. Örneğin yan odada ki Suriye’li bir çocuk. Hiçde bu işlerle alakalı olmayan biriydi garibim. Bir akşam odadayız, ağabey lerden biri girdi ve “Nöbet sırası sizde” dedi. Ne nöbeti bu? Kimimiz en üst katta, kimimiz dışarıda nöbet tutacakmışız. Olası “düşman” saldırısına karşı gerekli birimleri uyarmak! için. Haydaa. Benim nekadar “kıdemli” bir adam olduğumu bilmiyorlar ki bu yurtta. Yoksa bana böyle “ufak tefek” işler yaptırırlar mıydı? Nitekim açılalı bir sene dolmadan yurdumuz “tadilat”a, okulumuz boykot’a girdi. Bir sonraki sene (1980) Topkapı Atatürk Öğrenci Yurdu’na geçtik.
Burada bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim. Yurt 3 bin kişilik. İç tarafta bulunan tuvaletlerin lambaları, odalardakiler patladıkça yer değiştiriyor. Bu nedenle tuvaletler zifiri karanlık. Hepsi “Alaturka” zaten. Yani hacet ederken bile hizayı tutturup tutturamadığımızı ancak “şlop” sesinden anlayabiliyoruz. Pisuvarları ise kimse kullanmıyor. Direkt büyük tuvaletler kullanılıyor. Çünkü o karanlıkta hizalama derdi yok. Biz birkaç arkadaş, dışarıdan gelen ışıklar yardımı ile girişteki lavabolarda çamaşır yıkıyoruz. Filistinli sınıf arkadaşım Mehdi; büyük hacetini gidermek üzere ilk baştaki tuvalete girdi. Biraz ışık gelsin diye de kapıyı açık bırakıp bizi nöbetçi kıldı. Bir ara, ufak hacetini gidermek amacıyla uçkurunu çöze çöze hızla içeri giren bir delikanlı bizim hyooop durrr, bi dakka.. dememize fırsat bırakmadan içeri daldı. Direkt Mehdi'nin hizasına... Tuvaletten gelen glup, hılk sesleri üzerine de aynı hızla dışarı kaçtı. Offf. Mehdi’yi düşünüyorum. Tam karşısında ışığını kesen bir siluet. Kafa hizasına yaklaşan bir uzuv. Ve suratına nişanlanan sidik. Nutku tutulur adamın be.. Sırılsıklam bir halde, pantalonunu çeke çeke, Yarım türkçe ile “ağzına kimin s.......nı” soran Mehdi’ye gülmekten cevap dahi veremedik.
Aradan birkaç gün geçti. Yurttayız. Sabaha karşı büyük bir gürültü ile uyandık. 12 Eylül !!! Yurdun içi jandarma dolu. Bahçeye dizildik teker teker. Akşama kadar sürdü aramalar, tutuklamalar. Aman Allahım. “Bu sefer nasılsa tombala bana vurmadı” dedim..dedim de. aynı akşam yabancı bir arkadaşa derslerinde yardımcı olabilmek amacı ile kütüphanedeyim. Jandarma bastı. Pankart asılmış kütüphanenin kapısına. Hoop içerideyiz. Bu sefer öyle günlük, haftalık da değil, aylık zorunlu ikametteyiz. Mahkemeye çıktık. Anlattık hakime; “Ya pankartı biz assak neden sonra da kütüphaneye girip ders çalışalım?” Sol başparmağımda ki “kapı pervazı sıkışması” sonucu düşmüş tırnak izi hatırası o döneme aittir. Kıdeme bak sen.
Bir daha Öğrenci Yurdu mu? Tövbe billah. Sağolsun; babası babamın arkadaşı olan Hayrettin Belli isimli okul arkadaşım Kozyatağında kendi oturduğu apartmanın yan dairesini kiralayabileceğimizi söyledi.Toplandık üç-beş arkadaş. Kiraladık evi. Arkadaşımın babası Mihri Belli. O sıralar İsveç’te sürgünde. Ama Annesi Sevim Abla gerçek anamız gibi bakıyor bize. Kapıda 24 saat “devriye”ler, kapı, pencere, telefon dinlemeler, dürbünle gözetlemeler. Oysa içerisi gırgır kıyamet. Biz siyasetin “S” sini konuşmuyoruz. Öğrencilik hayatımın en enteresan günleri bu evde geçti. Kısmet olursa birgün Kozyatağı anılarımı ayrıca dile getirmek isterim. Şimdilik 12 Eylül’den bukadar.
Sevgilerimle